hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ocak 2017 Pazartesi
14 Ağustos 2015 Cuma
31 Temmuz 2015 Cuma
En Hakiki Mürşit İlimdir
çizgif İLİM!
13 Ağustos 2014 Çarşamba
26 Temmuz 2014 Cumartesi
Caponya'yı Hatırlıyoruz (Yine)
E çok sevdik zamanında malum, ara sıra yad etmek lazım.
LOVE JAPAN from David Anthony Parkinson on Vimeo.
Bir caponya filmi nasıl çekilir, neye dikkat edilmelidir:
- Slow-motion kullancaksın. En önemli kural bu. Aksi taktirde sittir git, geri dön ülkene.
- Bütün toplu taşıma araçlarından çekiceksin. Yok efendim "ben araba kiralamıştım" falan. Paşalar gibi gidip metrodan çekicen, taksiden çekicen, uçaktan çekicen. bruce lee jackie chan. Olursa feribotdan da çek, farkın olur. Uçakta hostes gelip de elektronik cihazları kapayalım derse onu da döveceksin. Taksideyken de her bir tabelayı çekiceksin; özellikle cafcaflı olanları. Bulanıklaşan trafik ve araba ışıklarını almayı unuttuysan vay haline.
-Tokyo, Shibuya'daki o meşhur meydana gidiceksin, o kalabalığı çekiceksin. Lolitalara, insanların şemsiyelerine ve acelesi olan insanlara focus yapıcaksın ağır çekimde. Eğer bir tane bile şeffaf şemsiye yakalayamazsan git kır kameranı.
-Gidip bir geisha bulacaksın. Geisha hayat kadını değil bak, öyle muamele yaparsan dayağı sen yersin. Uygun bir dille izin isteyeceksin, olmadı hizmetleri karşılığı para vericeksin. O işine giderken bir kaç kere önden (kapıyı açarken, tataminin üstünde otururken utangaç utangaç bakarken falan) ve yolda yürürken de arkadan çekiceksin.
-Ara sokaklardaki lokantalara giriceksin. Ramen , Tempura, Yakitori, Soba ve Udon gibi yöresel köfte ekmekçilere-nohut pilavcılara gidip insanları yerken çekeceksin. Sonra da gir bir restorana sushi yiyen insanları çek. Kaliteli bir sushi restoranı olmasına dikkat edeceksin.
-Havvancıkları çekiceksin. Önce canlı olanlarını çek. Ülkenin biraz kuzeyine, Hokkaido'ya gelmeden durup kırmızı suratlı japon şebeklerini çekiceksin. Ama suyun içinde uyuklarkene çekiceksin. Yoksa bir anlamı yok. Sonra da ülkenin güneyine doğru yol alıp, Honshu'dan çıkmadan Nara'ya gelip, kale etrafında dolaşan geyikleri çekiceksin. Sonra da Tokyo'ya geri dönüp Tsukiji balık pazarına girip hayatında bir daha göremeyeceğin gariplikte balıklar, ve kabuklu kabuksuz deniz ürünlerini görüceksin. Bunlar yemeklik olanlar tabi.
-En son da artık aktivitelerden çekim alıcaksın. O kadar japonyaya geldin gidip shintoist ve budist tapınaklarını, ordaki insanları çekiceksin. Bahçeleri ve kaleleri çekiceksin. Bulabilirsen koi (japonların meşhur sazan balıkları) çek. Artık geriye eğlenceyi göstermek kalıyor ki, bir iki kareoke bar, club falan gösterebilirsin.
Tüm bu maddeleri uyguladıysan, vimeo'da staff picked videolar arasında yerini buldun demektir. Hadi o zaman sayounara!
LOVE JAPAN from David Anthony Parkinson on Vimeo.
Bir caponya filmi nasıl çekilir, neye dikkat edilmelidir:
- Slow-motion kullancaksın. En önemli kural bu. Aksi taktirde sittir git, geri dön ülkene.
- Bütün toplu taşıma araçlarından çekiceksin. Yok efendim "ben araba kiralamıştım" falan. Paşalar gibi gidip metrodan çekicen, taksiden çekicen, uçaktan çekicen. bruce lee jackie chan. Olursa feribotdan da çek, farkın olur. Uçakta hostes gelip de elektronik cihazları kapayalım derse onu da döveceksin. Taksideyken de her bir tabelayı çekiceksin; özellikle cafcaflı olanları. Bulanıklaşan trafik ve araba ışıklarını almayı unuttuysan vay haline.
-Tokyo, Shibuya'daki o meşhur meydana gidiceksin, o kalabalığı çekiceksin. Lolitalara, insanların şemsiyelerine ve acelesi olan insanlara focus yapıcaksın ağır çekimde. Eğer bir tane bile şeffaf şemsiye yakalayamazsan git kır kameranı.
-Gidip bir geisha bulacaksın. Geisha hayat kadını değil bak, öyle muamele yaparsan dayağı sen yersin. Uygun bir dille izin isteyeceksin, olmadı hizmetleri karşılığı para vericeksin. O işine giderken bir kaç kere önden (kapıyı açarken, tataminin üstünde otururken utangaç utangaç bakarken falan) ve yolda yürürken de arkadan çekiceksin.
-Ara sokaklardaki lokantalara giriceksin. Ramen , Tempura, Yakitori, Soba ve Udon gibi yöresel köfte ekmekçilere-nohut pilavcılara gidip insanları yerken çekeceksin. Sonra da gir bir restorana sushi yiyen insanları çek. Kaliteli bir sushi restoranı olmasına dikkat edeceksin.
-Havvancıkları çekiceksin. Önce canlı olanlarını çek. Ülkenin biraz kuzeyine, Hokkaido'ya gelmeden durup kırmızı suratlı japon şebeklerini çekiceksin. Ama suyun içinde uyuklarkene çekiceksin. Yoksa bir anlamı yok. Sonra da ülkenin güneyine doğru yol alıp, Honshu'dan çıkmadan Nara'ya gelip, kale etrafında dolaşan geyikleri çekiceksin. Sonra da Tokyo'ya geri dönüp Tsukiji balık pazarına girip hayatında bir daha göremeyeceğin gariplikte balıklar, ve kabuklu kabuksuz deniz ürünlerini görüceksin. Bunlar yemeklik olanlar tabi.
-En son da artık aktivitelerden çekim alıcaksın. O kadar japonyaya geldin gidip shintoist ve budist tapınaklarını, ordaki insanları çekiceksin. Bahçeleri ve kaleleri çekiceksin. Bulabilirsen koi (japonların meşhur sazan balıkları) çek. Artık geriye eğlenceyi göstermek kalıyor ki, bir iki kareoke bar, club falan gösterebilirsin.
Tüm bu maddeleri uyguladıysan, vimeo'da staff picked videolar arasında yerini buldun demektir. Hadi o zaman sayounara!
24 Temmuz 2014 Perşembe
Örümcek Adam 1 Lira
Etiketler:
1 lira,
alsancak,
amatör,
belgesel,
hayat,
iş,
kıbrıs şehitleri,
oyuncak,
örümcek adam,
para
4 Ocak 2014 Cumartesi
Ev Yapmayı Öğreniyoruz
"Siyah çıktı 5 kr, renkli çıktı 10 kr, ev çıktı 100 Lira" - Wiki Kırtasiye
"Hep hayal ederdim, printerdan ev çıkar mı diye. Yaptım olacak" - Ali Yazıcıoğlu
Bu sloganlar fazla uzak değil artık. 3D yazıcılarla, internet yardımıyla da evinizden ev çıkartabilicek hale gelicez. 3D yazıcılar şimdilik pahalı olsa da, herşeyin zamanı gelicektir elbet...
"Hep hayal ederdim, printerdan ev çıkar mı diye. Yaptım olacak" - Ali Yazıcıoğlu
Bu sloganlar fazla uzak değil artık. 3D yazıcılarla, internet yardımıyla da evinizden ev çıkartabilicek hale gelicez. 3D yazıcılar şimdilik pahalı olsa da, herşeyin zamanı gelicektir elbet...
2 Ocak 2014 Perşembe
Hasstreet Fighter
Gördüğüm en iyi compilation olmuş bu . Blanka reyiz!!!!
Etiketler:
airanka kafası,
derleme,
hayat,
komik,
monte,
oyun,
sokak,
street fighter,
troll
5 Ekim 2013 Cumartesi
Carousel For Big Boys
Yerçekiminin olmadığı bir lunapark; Merkezden kaçan bir hint toplumu ... Hayat böyle güzel.
Django Django - WOR from Jim Demuth on Vimeo.
Django Django - WOR from Jim Demuth on Vimeo.
29 Ağustos 2013 Perşembe
Yol Ayrımı Heryerde...
11 Ağustos 2013 Pazar
AirAnka Kafası ile Dünya Turu
Bu yaz tatilinde, bir yerlere gidecek vakit, para yada enerji bulamayabiliyor insan. Ne varki tatili ayağınıza getiriyoruz. Dünya turuna çıkamıyor olabiliriz ama bir güney amerika ve güneydoğu asya turu gözlerinizin önüne sunuluyor; internet ve AirAnka Tur'dan sevgilerle...
TRAVEL LOVE from Christian Grewe on Vimeo.
TRAVEL LOVE from Christian Grewe on Vimeo.
28 Temmuz 2013 Pazar
Dağdan İndim Şehire
Çok okuyan değil, çok gezen bilir; mode on.
6 Eylül 2012 Perşembe
Terör: Bu Siyaset Bir Harika Dostum
Milleti uyuşturmayı seviyorlar ya hani, bir de ismiyle müsemma olsun diye Afyon'da olay çıkartarak taşak geçmeye başladılar. 3 günü bırak, yarına unutulcak. Yapılan açıklamadan sonra zaten milletin tepki "Hımm kazaymış." . Bakana zamanında çok yapmışlar 4 yol oyununu. Yolun bir ucunda yangın vardır, diğerinde deprem, diğerinde saldırgan köpekler, sonuncusunda da kaza vardır. Kurtulmak için birini seçersin. Cevap hep kazadır. Sebebi kazanın anlamının ilçe olmasından da, bakan bunu bilmiyormuş anlaşılan. Söyle bakalım , mühimmat deposunda patlama oldu, terör saldırısı mı, kaza mı? Kurtulmak için birini seç. Kaza ...
2 Eylül 2012 Pazar
Japonyada Teyzelik Kültürü; Obaachan olmak...
Ninemizin yaşı almış başını. Sakura altında sakana sefasını da yapmıyor değil hani . Japon tapınakları da cabası . Ama ev hali her yerde aynı .
22 Nisan 2012 Pazar
Yaşıyor musun?
Donmadan, bulanmadan akmak ne hoş. Zamanın kendisi gibi. Ama çok hızlı akıyor bu nehir. O kadar çok şey ıskalıyoruz ki. Kimisine de ıskalatıyoruz.
Düş dediğin herşey olabilir. Bir hobi, bir iş, belki bir kişi. Yok olup gidenleriyle,umutsuzca istenilenleriyle. Bir amacınız varsa, yada buna çalabıyorsanız ne mutlu size. Eğer yoksa ... bir de bunu izle.
Düş dediğin herşey olabilir. Bir hobi, bir iş, belki bir kişi. Yok olup gidenleriyle,umutsuzca istenilenleriyle. Bir amacınız varsa, yada buna çalabıyorsanız ne mutlu size. Eğer yoksa ... bir de bunu izle.
8 Şubat 2012 Çarşamba
Başlıksız
"Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende" -Aşık Veysel
Bu adam, daha 7 yaşında gözlerini kaybediyor. 7 yaşında ya! Ne okuması var ne yazması. Zaten köyünde de okul yok, öğretmen yok, sözlerine yükledikleri bilinçte insan yok. Ozanların yanında büyüyüp, alevi bektaşi tekkelerde kendini bulması zaten başlı başına bir gizem. Ama bu adam işin sonunda bu noktaya gelebilmesi, böyle sözlere , böyle sembollere bu denli hükmedebilmesi beni büyülüyor.
Bir sözünde" Kör olmasaydım eğer, köyde kalıp koyunlara çoban olucaktım.Kör oldum, Veysel oldum" der. Doğru yolu bulabilmek dert bulmaktan mı geçiyor öyleyse ?
"Git kendine dert ara,dert bul; dertlerden bir dert seç kendine! Çünkü bundan başka çare yoktur. Bahtın yâr olmadı diye üzülme sakın. Ancak derdin yoksa o zaman üzül." -Mevlânâ
Her ne kadar acımasız gelse de, hayatın gerçeği bu. Gönül isterdi ki, insanlar üzülmesin acı çekmesin. Bana fazlasıyla acı çektirmiş olanın üzüntüsü bile, ağlamama yetiyor. Ama bu varoluşun yapısında, bu sistem olduğu sürece doğru yol her zaman en zoru olacak. Önemli olan bunun karşısında yılmadan yol alabilmek. Bakalım ben ne zaman ayağa kalkabileceğim...
Aynı varlık her bedende" -Aşık Veysel
Bu adam, daha 7 yaşında gözlerini kaybediyor. 7 yaşında ya! Ne okuması var ne yazması. Zaten köyünde de okul yok, öğretmen yok, sözlerine yükledikleri bilinçte insan yok. Ozanların yanında büyüyüp, alevi bektaşi tekkelerde kendini bulması zaten başlı başına bir gizem. Ama bu adam işin sonunda bu noktaya gelebilmesi, böyle sözlere , böyle sembollere bu denli hükmedebilmesi beni büyülüyor.
Bir sözünde" Kör olmasaydım eğer, köyde kalıp koyunlara çoban olucaktım.Kör oldum, Veysel oldum" der. Doğru yolu bulabilmek dert bulmaktan mı geçiyor öyleyse ?
"Git kendine dert ara,dert bul; dertlerden bir dert seç kendine! Çünkü bundan başka çare yoktur. Bahtın yâr olmadı diye üzülme sakın. Ancak derdin yoksa o zaman üzül." -Mevlânâ
Her ne kadar acımasız gelse de, hayatın gerçeği bu. Gönül isterdi ki, insanlar üzülmesin acı çekmesin. Bana fazlasıyla acı çektirmiş olanın üzüntüsü bile, ağlamama yetiyor. Ama bu varoluşun yapısında, bu sistem olduğu sürece doğru yol her zaman en zoru olacak. Önemli olan bunun karşısında yılmadan yol alabilmek. Bakalım ben ne zaman ayağa kalkabileceğim...
15 Ocak 2012 Pazar
Biz Yanlış Filme Girdik Galiba
-Abicim yanlış salona girmişiz, hay a....
Böyle bir olay başıma gelmedi tabiki. Olması da imkansız olsa gerek. Yalnız enteresan bir diyalogla karşılaşmıştım, ondan bahsedebilirim;
Flashback...
Bundan yaklaşık 8 yıl önceydi zannedersem. Yaş daha 12,5 civarı. Tam böyle erotizmle tanışma çağı. Amerikan Pastası serisi kutsal sayılırdı. O sene de, şansımıza Amerikan Pastası: Düğün çıkmasın mı ? Yaş maş dinlemeden gittik sinemaya. O zamanlar Balçova'da sadece bir tane AVM vardı; Agora. Düşünün ne kadar eski. 5-6 ergen sinemanın yolunu tuttuk. Nasıl olduysa, biletleri de aldık. Salona giricez. Sırada bekleyen 60-65 yaşlarında bir çift (o yaşta , bu filme niye gidiyorlarsa artık ?) bizi görünce şaştılar kaldılar. Teyze dayanamayıp atladı :
"Evladım siz heralde yanlış salona geldiniz. Kayıp Balık Nemo'ya mı gelmiştiniz ?"
Cinsel içerikli bir filme giren bunamış olabilitesi yüksek bir teyze, bunu hangi amaçla söylemiş olabilir? Öyle garip bir ortam oluştu ki, ne tepki verdiğimizi hatırlamıyorum. Böyle bir durumda anca böyle bir tepki verilebilir zannımca;
.
Her neyse, bu kadar flashback yeter.
Re-cut Movie Trailers
Evet asıl değinmek istediğim konu, bu kesip kırpılmış, kazana düşmüş film trailerları. Bir haber yazısının başlığı gibidir bu trailerlar. ÖLDÜLER! başlıklı, devamında ise "Ama gülmekten." yazan bir haber gibi. Gene yaklaşık 8 sene öncesinde, yapılmış bu trailer gibi;
Sadece bir müzik ve senkronizasyon ile bu dramayı , Tarantino'nun kalıbına sokabilmek mümkün. Sonuç mu ? Kill Bill'e selamlar olsun; "Kill Christ"
Tabi bundan yeni akım, yeni bir umut. Bir üniversite öğrencisiyle başlayan iş büyür, daha yaratıcı ellerde dallanır budaklanır.Birisi çıkar, gelmiş geçmiş en sağlam gerilim filmlerinden biri olan "The Shining"e öyle bir ayar çeker ki ... Buyrun bakın, korku filmi olduğuna inanır mısınız şimdi ?
Yada , yada ,yada ...
Çok örneği var böyle.Zamanında öyle recutlar yaptılar ki, Titanik 2'nin çıkcağını zanneden bir nesil var ortada.Onu da artık kendiniz bulursunuz.Kapanışı, çok hoşuma giden bir Brokeback Mountain parodisiyle yapıyorum. Ve işte;
Harry Potter and the Brokeback Goblet
Böyle bir olay başıma gelmedi tabiki. Olması da imkansız olsa gerek. Yalnız enteresan bir diyalogla karşılaşmıştım, ondan bahsedebilirim;
Flashback...
Bundan yaklaşık 8 yıl önceydi zannedersem. Yaş daha 12,5 civarı. Tam böyle erotizmle tanışma çağı. Amerikan Pastası serisi kutsal sayılırdı. O sene de, şansımıza Amerikan Pastası: Düğün çıkmasın mı ? Yaş maş dinlemeden gittik sinemaya. O zamanlar Balçova'da sadece bir tane AVM vardı; Agora. Düşünün ne kadar eski. 5-6 ergen sinemanın yolunu tuttuk. Nasıl olduysa, biletleri de aldık. Salona giricez. Sırada bekleyen 60-65 yaşlarında bir çift (o yaşta , bu filme niye gidiyorlarsa artık ?) bizi görünce şaştılar kaldılar. Teyze dayanamayıp atladı :
"Evladım siz heralde yanlış salona geldiniz. Kayıp Balık Nemo'ya mı gelmiştiniz ?"
Cinsel içerikli bir filme giren bunamış olabilitesi yüksek bir teyze, bunu hangi amaçla söylemiş olabilir? Öyle garip bir ortam oluştu ki, ne tepki verdiğimizi hatırlamıyorum. Böyle bir durumda anca böyle bir tepki verilebilir zannımca;
.
Her neyse, bu kadar flashback yeter.
Re-cut Movie Trailers
Evet asıl değinmek istediğim konu, bu kesip kırpılmış, kazana düşmüş film trailerları. Bir haber yazısının başlığı gibidir bu trailerlar. ÖLDÜLER! başlıklı, devamında ise "Ama gülmekten." yazan bir haber gibi. Gene yaklaşık 8 sene öncesinde, yapılmış bu trailer gibi;
Tarantino's Passion of the Christ
Get More: Tarantino's Passion of the Christ
Get More: Tarantino's Passion of the Christ
Sadece bir müzik ve senkronizasyon ile bu dramayı , Tarantino'nun kalıbına sokabilmek mümkün. Sonuç mu ? Kill Bill'e selamlar olsun; "Kill Christ"
Tabi bundan yeni akım, yeni bir umut. Bir üniversite öğrencisiyle başlayan iş büyür, daha yaratıcı ellerde dallanır budaklanır.Birisi çıkar, gelmiş geçmiş en sağlam gerilim filmlerinden biri olan "The Shining"e öyle bir ayar çeker ki ... Buyrun bakın, korku filmi olduğuna inanır mısınız şimdi ?
Yada , yada ,yada ...
Çok örneği var böyle.Zamanında öyle recutlar yaptılar ki, Titanik 2'nin çıkcağını zanneden bir nesil var ortada.Onu da artık kendiniz bulursunuz.Kapanışı, çok hoşuma giden bir Brokeback Mountain parodisiyle yapıyorum. Ve işte;
Harry Potter and the Brokeback Goblet
1 Ocak 2012 Pazar
....
Anlatmak istediğim o kadar çok şey varki. Hep dinlemeyi tercih ettim. Nedendir bilmem, bir aşağılık kompleksidir bende gidiyor. İnsanları kırmaktan üzüntü duydum hep.Şu sikindirik oyunlarda bile kötü karakter olamadım. Hatta bugün, oyunda bi karaktere yalan söyledim diye vicdan azabı duydum.
Oluyor bilinmez. Bazen içimdeki şeytanı dinledim. Kırdım onu. Kırmak istedim. Kırdım da. Çünkü çok kırgındım. Ona, insanlara, hayata. ... Bir kerede ben kırsam dedim. Üzsem dedim. Yaptım da. Gece yarılarında , saat 4'lerde 5 lerde arandım. Dayanamadım , yine özür diledim. Gecesinde gündüzünde. Kaldıramayacaklarımı kaldırmaya çalıştım. Ama yok olmuyor.Tek dileğim neydi biliyormusunuz ?
Ama hayat bu ya
Sen doğruya doğru derken, adın çıkar eğriye.
Sen ölümü dilerken, onu yalnız bırakcağına yanarsın. O başka bir gölge bulur kendine, sen yansan ne fayda.
Uykudan bitap olursun, deler geçer rüyalarını. Sancıyla kalkarsın güne. Sen zehri tadarsın, o şerbeti.
Nerde var o msallardaki, destanlardaki o ilişkiler. Pier loti tepesinde aldım ilk öpücüğümü. İlk kez elini tutuşumu. Vapura bırakırken, bütün eminönü gördü dakikalarca onu sevişimi.
Ama ne ki, aldanmamak lazım görünüşe. Aldanmamak lazım o tatlı sözlere. Yoksa hatırladıkça saplanır çıkar o zehirli hançer kalbine. Hatırladıkça, yayılır kalbinden o zehir. Yakar içini, yüreğini.
Bu sözleri, bu yazdıklarımı söylerken bir yandan gurur duyarken, bir yandan da utanıyorum kendimden. Güçlü biri değilim. Şeref peşinde de değilim. Mutluluk aradığım tek şey. Yoksa zıpkınlanmış, ağlara takılmış bir hayatım var. Okuldan mezun olunca ne yapcağımı bilmediğim bir hayatım var. Esasında , aradığım şeyi bulmaya çalıştığım bir hayatım var. Bir habere bakar , katedceğim mesafeler. Uçakla 45 dakika, otobüsle 8 saat. Zamandan çok neyim varki ?
Yunus Emre'ler , Celaleddin-i Rumi'ler , arayıp buldular sonsuza ulaşmayı. Huzuru. Mutlulluğu. Bir enerjiyi yakalayarak başardılar. Anti-madde, karanlık madde, karanlık enerji,evren, Higgs yada herneyse.. Tanrıya ulaştılar. Anlamlarını buldular. Ben onunların aksine, maddi evrendeki huzura ermek istiyorum. Bu yolda bir adım atmak istiyorum. Bu yabancı evrende, birşeyler keşfetmeyi, başarmayı istiyorum. Tabi herşeyin sonunda olduğu gibi, yok olmayı...
Nasıl madenden ölüp bitki olduk, bitkiden ölüp hayvan olduk . Hayvandan da ölüp insan olduk. Ama benim bir korkum yok, geride kalmaktan, eksik kalmaktan korkum yok. Bir adım daha ilerlemeyi, insandan da ölüp meleklere karışmayı istiyorum. Ama yeter mi bu sizce ? Daha da ötesini, 7 adım daha ötesini diliyorum. Meleklikten de ölüp, ona karışmayı istiyorum.Evrene , enerjiye; Tanrıya! Biz muhakkak ona dönücüleriz. Yıldızlardan geldik ve yıldızlara geri döneceeğiz...
Oluyor bilinmez. Bazen içimdeki şeytanı dinledim. Kırdım onu. Kırmak istedim. Kırdım da. Çünkü çok kırgındım. Ona, insanlara, hayata. ... Bir kerede ben kırsam dedim. Üzsem dedim. Yaptım da. Gece yarılarında , saat 4'lerde 5 lerde arandım. Dayanamadım , yine özür diledim. Gecesinde gündüzünde. Kaldıramayacaklarımı kaldırmaya çalıştım. Ama yok olmuyor.Tek dileğim neydi biliyormusunuz ?
Ama hayat bu ya
Sen doğruya doğru derken, adın çıkar eğriye.
Sen ölümü dilerken, onu yalnız bırakcağına yanarsın. O başka bir gölge bulur kendine, sen yansan ne fayda.
Uykudan bitap olursun, deler geçer rüyalarını. Sancıyla kalkarsın güne. Sen zehri tadarsın, o şerbeti.
Nerde var o msallardaki, destanlardaki o ilişkiler. Pier loti tepesinde aldım ilk öpücüğümü. İlk kez elini tutuşumu. Vapura bırakırken, bütün eminönü gördü dakikalarca onu sevişimi.
Ama ne ki, aldanmamak lazım görünüşe. Aldanmamak lazım o tatlı sözlere. Yoksa hatırladıkça saplanır çıkar o zehirli hançer kalbine. Hatırladıkça, yayılır kalbinden o zehir. Yakar içini, yüreğini.
Bu sözleri, bu yazdıklarımı söylerken bir yandan gurur duyarken, bir yandan da utanıyorum kendimden. Güçlü biri değilim. Şeref peşinde de değilim. Mutluluk aradığım tek şey. Yoksa zıpkınlanmış, ağlara takılmış bir hayatım var. Okuldan mezun olunca ne yapcağımı bilmediğim bir hayatım var. Esasında , aradığım şeyi bulmaya çalıştığım bir hayatım var. Bir habere bakar , katedceğim mesafeler. Uçakla 45 dakika, otobüsle 8 saat. Zamandan çok neyim varki ?
Yunus Emre'ler , Celaleddin-i Rumi'ler , arayıp buldular sonsuza ulaşmayı. Huzuru. Mutlulluğu. Bir enerjiyi yakalayarak başardılar. Anti-madde, karanlık madde, karanlık enerji,evren, Higgs yada herneyse.. Tanrıya ulaştılar. Anlamlarını buldular. Ben onunların aksine, maddi evrendeki huzura ermek istiyorum. Bu yolda bir adım atmak istiyorum. Bu yabancı evrende, birşeyler keşfetmeyi, başarmayı istiyorum. Tabi herşeyin sonunda olduğu gibi, yok olmayı...
Nasıl madenden ölüp bitki olduk, bitkiden ölüp hayvan olduk . Hayvandan da ölüp insan olduk. Ama benim bir korkum yok, geride kalmaktan, eksik kalmaktan korkum yok. Bir adım daha ilerlemeyi, insandan da ölüp meleklere karışmayı istiyorum. Ama yeter mi bu sizce ? Daha da ötesini, 7 adım daha ötesini diliyorum. Meleklikten de ölüp, ona karışmayı istiyorum.Evrene , enerjiye; Tanrıya! Biz muhakkak ona dönücüleriz. Yıldızlardan geldik ve yıldızlara geri döneceeğiz...
Kagemusha hayatı yaşıyorum
Bir gölge... Bir başkasının yerini alan. Güneş çıkana kadar, yada gerekli süre geçene kadar. Ve zamanı geldiğinde arkasından taşlanırcasına, çamur atılırcasına uzaklaştırılan. Sırtından vurulan.
BANG!
Bugün her haftasonu yaptığım gibi, Bostanlıya gittim. Ömrümün 7'de 1'i o yolu geçerek gitti. Mağlum anne ve baba ayrı, işin ceremesini evlat çeker. Ama bir şikayetim yok. Bugün enteresan bir görsele denk geldim. Oldum olası, martılara hayranımdır. Uzun hikaye, başka zaman anlatılmalı. İstikametim feribota. Sahilden, biraz rüzgarlı, kapalı bir havada. Martılar var her zamanki gibi. Bu sefer kalabalıklar. Avlanıyorlar. Eğer siz de izlediyseniz, sürünün en uzağında yalnız bir martı olur her zaman. Süzülür durur. Sınırın üstündedir. Ama ne çok üstünde ne de çok altında. Kendimi hep o martıya benzetirim. Bu sefer farklıydı. Bir başka martı daha vardı. Karşılıklı daireler çiziyorlardı. Süzülürcesine. Sanki vals ediyorlardı, bir uyum içerisinde. Kimseler umurlarında değil. Birşeyler paylaşıyorlardı. Farklarını, duygularını, benliklerini.... Biliyor musunuz , kıskandım onları. Ne mutlu o martıya, martılara. Bir yandan da acıyorum o martıya, martılara. Eğer insan gibilerse, patalojiklerse.Nankörlerse... Ben de o martılar gibi, ne yukarda ne aşağıda. Sessizliğim belli, ama sakladıklarım bin karakış fırtınası. İçime gömüyorum, bir kısmını da paylaşıyorum. Taşlaşan yüreğimi biraz kötülükle yumuşatıyorum.
Şikayetim yok. Yada olmamalı. Tesadüf diye birşey yok. Tesadüf , tesadüf edilemez çünkü. Kaçınılmazlık kavramı bizi bağlayandır , bağlatandır bu kısır döngüye. Kader. Bu konu hakkında çok düşündüm inanın bana. Ama herhangi bir dine bağladığımı zannetmeyin. İsimlerimize kadar herşeyin bir manası var. Evren bir düzen içerisinde, kendi düzeni var, yazılımı var. O yüzden insanları alkışlamanın veya yuhalamanın bir anlamı yok. İddaa ediyorum, bu yazıyı okuyan bir allahın kulu varsa , zamanında kafasına elma düşse, o elmanın anasına bacısına söverdi. Ama biri gelir , yerçekimini bulur. Bunun gibi.
Benimse acı çekip, hayata lanet ederek devam ettireceğim bir süreç var. İsmim bu ya, yanacağım ve yeniden doğacağım. Yersiz ve zamansız. Geçmişin yükümlülüğünde, bin türlü bela ile belkide sorumsuzluklarımla. Hayalim vardı. Aslında yoktu. 8 ay öncesine kadar. Hep bir hayalsizlikle yaşadım. Ne yapsam olmadı. Birşeyler engel oldu.Bilinmez. Ama bir insanla tanıştım. Kendi amacımı anladım. Ne varki kısa sürdü. Belki de gerçek amacım bu değildi. Kader mi demek lazım, bilemiyorum. İçmek mi lazım, geriye bakmamak mı lazım bilemiyorum....
Her insan, her varlık kendince sıradan bu dünyada. Ama özel, olduğumuzu da unutmayalım.
Herkesin yarası var, gayet sıradan. Ama hissettiğimiz özel, bunu da unutmayalım.
O yüzden insan devam etmeli hayatına, gücü varsa. Zaman geçiyor, yıllar arkada kalıyor. Yaşananlar bırakılıyor. Kimisi yeni maceralara atılıyor. Olanları atlatmaya çalışıyor. Yakıyor, yakmaya çalışıyor. Bir Anka kuşu gibi. Tekrardan doğmaya çalışıyor. Ben de doğmaya çalışanlardanım. Yakmaya çalışıyorum, ıslak bir kağıdı. Göz yaşlarımla ıslanmış, sırılsıklam. Bir umut içerisinde, belki kurur diye. Yok etmeye gerek yok diye. Umutsuzca, çabalıyorum. Ama doğrusunun yakmak olduğu biliyorum. Siz, eğer böyle bir çabada iseniz, yakın arkadaşlar. Yok edin, 2012'ye güzel bir başlangıç yapın.
Hepinize mutlu noeller, mutlu yıllar dilerim.
...see you space cowboy
BANG!
Bugün her haftasonu yaptığım gibi, Bostanlıya gittim. Ömrümün 7'de 1'i o yolu geçerek gitti. Mağlum anne ve baba ayrı, işin ceremesini evlat çeker. Ama bir şikayetim yok. Bugün enteresan bir görsele denk geldim. Oldum olası, martılara hayranımdır. Uzun hikaye, başka zaman anlatılmalı. İstikametim feribota. Sahilden, biraz rüzgarlı, kapalı bir havada. Martılar var her zamanki gibi. Bu sefer kalabalıklar. Avlanıyorlar. Eğer siz de izlediyseniz, sürünün en uzağında yalnız bir martı olur her zaman. Süzülür durur. Sınırın üstündedir. Ama ne çok üstünde ne de çok altında. Kendimi hep o martıya benzetirim. Bu sefer farklıydı. Bir başka martı daha vardı. Karşılıklı daireler çiziyorlardı. Süzülürcesine. Sanki vals ediyorlardı, bir uyum içerisinde. Kimseler umurlarında değil. Birşeyler paylaşıyorlardı. Farklarını, duygularını, benliklerini.... Biliyor musunuz , kıskandım onları. Ne mutlu o martıya, martılara. Bir yandan da acıyorum o martıya, martılara. Eğer insan gibilerse, patalojiklerse.Nankörlerse... Ben de o martılar gibi, ne yukarda ne aşağıda. Sessizliğim belli, ama sakladıklarım bin karakış fırtınası. İçime gömüyorum, bir kısmını da paylaşıyorum. Taşlaşan yüreğimi biraz kötülükle yumuşatıyorum.
Şikayetim yok. Yada olmamalı. Tesadüf diye birşey yok. Tesadüf , tesadüf edilemez çünkü. Kaçınılmazlık kavramı bizi bağlayandır , bağlatandır bu kısır döngüye. Kader. Bu konu hakkında çok düşündüm inanın bana. Ama herhangi bir dine bağladığımı zannetmeyin. İsimlerimize kadar herşeyin bir manası var. Evren bir düzen içerisinde, kendi düzeni var, yazılımı var. O yüzden insanları alkışlamanın veya yuhalamanın bir anlamı yok. İddaa ediyorum, bu yazıyı okuyan bir allahın kulu varsa , zamanında kafasına elma düşse, o elmanın anasına bacısına söverdi. Ama biri gelir , yerçekimini bulur. Bunun gibi.
Benimse acı çekip, hayata lanet ederek devam ettireceğim bir süreç var. İsmim bu ya, yanacağım ve yeniden doğacağım. Yersiz ve zamansız. Geçmişin yükümlülüğünde, bin türlü bela ile belkide sorumsuzluklarımla. Hayalim vardı. Aslında yoktu. 8 ay öncesine kadar. Hep bir hayalsizlikle yaşadım. Ne yapsam olmadı. Birşeyler engel oldu.Bilinmez. Ama bir insanla tanıştım. Kendi amacımı anladım. Ne varki kısa sürdü. Belki de gerçek amacım bu değildi. Kader mi demek lazım, bilemiyorum. İçmek mi lazım, geriye bakmamak mı lazım bilemiyorum....
Her insan, her varlık kendince sıradan bu dünyada. Ama özel, olduğumuzu da unutmayalım.
Herkesin yarası var, gayet sıradan. Ama hissettiğimiz özel, bunu da unutmayalım.
O yüzden insan devam etmeli hayatına, gücü varsa. Zaman geçiyor, yıllar arkada kalıyor. Yaşananlar bırakılıyor. Kimisi yeni maceralara atılıyor. Olanları atlatmaya çalışıyor. Yakıyor, yakmaya çalışıyor. Bir Anka kuşu gibi. Tekrardan doğmaya çalışıyor. Ben de doğmaya çalışanlardanım. Yakmaya çalışıyorum, ıslak bir kağıdı. Göz yaşlarımla ıslanmış, sırılsıklam. Bir umut içerisinde, belki kurur diye. Yok etmeye gerek yok diye. Umutsuzca, çabalıyorum. Ama doğrusunun yakmak olduğu biliyorum. Siz, eğer böyle bir çabada iseniz, yakın arkadaşlar. Yok edin, 2012'ye güzel bir başlangıç yapın.
Hepinize mutlu noeller, mutlu yıllar dilerim.
...see you space cowboy
29 Aralık 2011 Perşembe
Alone In Kyoto
İzmir'i, İstanbul'u, Milano'su, Kyoto'su... Yer sadece bir isim. Bir olay yaşarsınız, bildiğiniz herşey size yabancılaşır. En iyi bildiğiniz yer size en uzak mekan olur. En iyi tanıdığınız insan, size en uzak kişi olur. İnsanlar tecrübe edindikçe, gerçeğe yaklaşmaz. Sadece gerçekten uzaklaştığının farkına varırlar. Ne varki, farkına varabildiğimiz tek gerçek bu olur. Ve o an , dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Bir olay yaşarsınız, en iyi bildikleriniz başka kavramları ifade etmeye başlamıştır. Bu kişinin elinde olmaz. Hiç alakası olmamış biri, doğup büyüdüğünüz şehir, tatillerinizi geçirdiğiniz bir yer olmuştur.Kendinizle bağdaştırdığınız bir hobi,hissetmek istediğiniz duygu olmuştur. Elinizde bir şey kalmamıştır artık.Onu amaç edinmiş olmak, farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Devam edersiniz umutsuzca. Sorumluluklar altında, yeniden tanımaya çalışırsınız etrafı. İster yabancı, ister tanıdık.Yeniden keşfedercesine, artık size herşey yenidir.Eski yaşanmışlıkların altında, güçlenmeye çalışırsınız.Biraz umut edersiniz, biraz da şüphe.Dünya bu ya, çizgisi belli, sınırları belli.Aynı cehennem, aynı hatalar.Çıkılan her yolculuğun sonu, başlangıç noktasıdır.Bu da farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Lost In Translation; en beğendiğim 5 filmden biridir. Anlattıklarımla örtüşür.Başlar,biter,bu döngü devam eder.Ama o yalnızlık her zaman vardır.Herzaman yabancısınızdır.Scarlett'ın Kyoto'ya olan yabancılığı gibi. Görürsünüz , şaşırırsınız, kıskanırsınız. Bunca farkın içinde, hayatın akışı farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur. Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Bir olay yaşarsınız, en iyi bildikleriniz başka kavramları ifade etmeye başlamıştır. Bu kişinin elinde olmaz. Hiç alakası olmamış biri, doğup büyüdüğünüz şehir, tatillerinizi geçirdiğiniz bir yer olmuştur.Kendinizle bağdaştırdığınız bir hobi,hissetmek istediğiniz duygu olmuştur. Elinizde bir şey kalmamıştır artık.Onu amaç edinmiş olmak, farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Devam edersiniz umutsuzca. Sorumluluklar altında, yeniden tanımaya çalışırsınız etrafı. İster yabancı, ister tanıdık.Yeniden keşfedercesine, artık size herşey yenidir.Eski yaşanmışlıkların altında, güçlenmeye çalışırsınız.Biraz umut edersiniz, biraz da şüphe.Dünya bu ya, çizgisi belli, sınırları belli.Aynı cehennem, aynı hatalar.Çıkılan her yolculuğun sonu, başlangıç noktasıdır.Bu da farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Lost In Translation; en beğendiğim 5 filmden biridir. Anlattıklarımla örtüşür.Başlar,biter,bu döngü devam eder.Ama o yalnızlık her zaman vardır.Herzaman yabancısınızdır.Scarlett'ın Kyoto'ya olan yabancılığı gibi. Görürsünüz , şaşırırsınız, kıskanırsınız. Bunca farkın içinde, hayatın akışı farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur. Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)