31 Ocak 2012 Salı

Korkun Ç. : Seni İliklerine Gömdüm

Nasıl bir teknolojidir, nasıl bir kafadır, nasıl bir hikayedir...

Hentai ararken Arif'in Mençestır'a attığı golü bulduk.


































O değil de, Amnesia'dan beri böylesine korkmadıydım. İçim kımıldadı, hoş oldum, boşaldım. Korkunun
derinlerinlerine giden  bu jpeg-swf  karışımı her ne halt çözemediğim olaya giden link, cesaretten geçiyormuş.


CESARET


Tabi cesaret tek başına yeterli değil. Scroll Down güçünüze bağlı.

27 Ocak 2012 Cuma

Rüya Seyyahı

Uyku ne kadar tatlı değil mi? Uzun bir gün geçirmişseniz eğer. Yada uzun bir gün sizi bekliyor ise. O zaman bir çeşit kaçış mekanizması olsa gerek. Ama değil, kaçabildiklerimiz oldukça kısıtlı. Öldürülcek olan vakit ve birkaç dünyevi olgu. Uykuyu çok severdim. Uyku da beni. Şu dünyada bir tek seven de oydu. Fakat , artık ona kızgınım. Benden çok şey çaldı. Kırmaktan hiç çekinmedi. Terk eden bir sevgili gibi.



Herşey onda bitiyor. O rüyalarda. Her türlü hain plan onda yatıyor. İstediğinizde yanınızda değildir. En yanlış zamanda hep sizi dürter. Bazen sizi üzer, bazen sizi mutlu eder. Ama uyandığınızda , yine üzülen siz olursunuz. O, başkalarının uykularında başka şekillere bürünmüştür artık. Neden böyledir, amacı yada kazandığı nedir kimse bilemiyor. Freud , Jung vs... herkes buna odaklanmış, aramış taramış. Teorilerden öteye gidememiş. Aynı kadınlar gibi. Kadın çünkü, her erkeğin rüyası. Hedefi, isteği, ve elde edemediği ...



Artık uyumayı sevmiyorum. Bir yandan da uyumayı istiyorum. Asıl sevmediğim, uyanmak.Çünkü uyanmak acı verir. Uyku,rüya vs. insanların bilinçaltını kazar durur.Orada saklananları ortaya çıkarır. Fakat kazdıkça temel zayıflamaya başlar. Ve kişi dökülür. Dökülmekten usandım artık. Ama elden ne gelir? Acı form değiştirir durur. 5 ay boyunca, her gece , rüyamın işkencesine mağruz kaldım. Zamanı mekanı farklıydı, ama yönü hep aynıydı.Önce kırar,hırpalardı. Sonra aradığım mutluluğu verirdi. O aradığım, beni terk eden sıcak duyguyu. Ve  ardından uyku biter.Mutlu sonla bitmesi , ne kadar da göz boyuyor değil mi? Peki uyanınca ne oluyor dersiniz?

-5 ay boyunca , her sabah terk edilmiş oldum.





İnsan yavaşça kendini kabullendirmek zorunda kalıyor. Pes etmemiş,hatta pes etmeyecek olsa da, imkansızı beklediğini biliyor. Bir ölüm vaizine dönüşüyor. Rüyaların istikrarı azalıyor. Kendine soruyor : "Ya şimdi?"

18 Ocak 2012 Çarşamba

17 Ocak 2012 Salı

Koşturuyor Düşünceler Kelimelere

Koşturması zordur. Koşturmanın yönetemi vardır. Kimisi aklından, yüreğinden geçenleri ağızda ıslatmayı sever. Bir meddah misali, rahatça anlatır hikayesini ve daha nicesini. Kimisi vardır, kelimeleri kağıda şakır bülbül misali. Kimisi vardır, ikisini de yapamaz. Kapalı kutular ve açık kutular. Kutunun ne zaman açılacağı , ne zaman kapanacağı belli olmaz. Derler ya, ilham gelsin. Ah ne nankör bir misafirdir o!. İhtiyacı olduğunda kişinin, yer yarılır içine girer. Ama bir çıkar, en olmaz zamanda insanı şekilden şekle sokar.

Türk Dili dersinden final sınavı vardı. Hiç çalışmadım , her zamanki gibi., diğer sınavlarda olduğu gibi. Ah o nankör misafir. Terk edeli yıllar oluyor. Ara sıra kapımı çalıyor , selam verip gidiyor. Tek tesellim, sınav yolunda Balçovanın yokuşlarını tırmanırken otobüs, kulağımda müzik , sakince işkencemin yanına ilerlemektir, heleki gece vakti. Yağmur yağıyorsa eğer tadından yenmez, dalıp gidersiniz o cam üstündeki damlalardan süzülen ışıklarda.



Geçtim sınıfa, yarım saat oyalandık arkadaşlarla. Zamanı geldi, sınav başladı. Beni ne bekliyor azçok bir fikrim vardı. Özgeçmiş hazırlamaktan tutun, paragraftan anlam çıkarma, düşünce yazılarının incelenmesine kadar genel bir Türkçe sınavı. Kompozisyon sorusu vardı. Onla başladım. 5 tane konu verilmiş, seç beğen alın hesabı. Çer çöp konularıydı bunlar, derken Goethe'nin bir sözü verilmişti bir şıkta.Goethe'yi de çok severim, hiç düşünmeden atladım konuya. "Aynı olmak duraksatır, farklılıktır kişiyi üretken yapan" gibi bir sözdü söylediği.Cümle kalıplarına bağlı kalamıyorum, orjinal cümleyi hatırlamıyorum kusra kalmayınız. O an birşey oldu. Misafirim geldi. Böylesine yazmaya , düşüncelerimi beyan etmeye, simgeleri ortaya saçmaya aç kalmışım ki! 85 dakikanın 55 dakikasını sadece buna ayırdım. İnsan metabolizması, Evren, Mikrokozmos-Makrokozmos, Dante, Rönesans, Reform , vs... Yazıyorum büyük bir şehvetle. Kağıdı öyle bastırıyorum ki, yazılar sıraya geçmişti. Yazıyı bitirdiğimde sigara yakabilirdim adeta. Kalan 15 dakikada da diğer soruları bitirip verdim. Nedenini bilmiyorum, bu sınava girdiğim için mutluydum.

Daha çok okumak, daha çok yazmak istiyorum. Ben insanların kulağına güzel sözler fısıldayamam.Güzel sözler , hikayeler ağzımda ıslanmaz, ıslatamadım. Sessizliğim, yabaniliğim bundan gelir. Bir kere sessizliğimi bozmak istedim, açılabilmeyi denedim. Boğulabilme korkum vardı en başındayken..Daha önce suya dokundum ama hiç yüzmemiştim.Derya olduğunu iddaa eden su birikintileri görüyordum hep.İlk defa oksanusu kokladım, bir zaman. Artık yüzmeliyim dedim.



Boğulmaktan korkarken, tehlikelerle dolu o okyanusa attım kendimi. Yüzmeyi çabuk öğrenmiştim. Yoruyordu, aynı zamanda çok canlıydı. Dalgalarla mücadele etmek yaşadığımı hissettiriyordu.Yaşamdan zevk almayı öğrenmiştim. Ama insan hep doruk noktasındayken nefesi kesilir. Korkusunu yenmişken, vurgunu yer denizci.

Bilmiyorum, birşeyler yanlış geliyor bana. Daha doğrusu herşey yanlış geliyor. İnsanlar savaşları onaylar olmuş. Sado-mazo yapıya bürünüp, hedefi "barış" olarak göstermişler. Doğru yok acı çekmekten geçer demişler.

Biliyorum , hepimiz birer gökkuşağı görmek istiyoruz. O soyut renklerde , bıraktığı tatlarda eriyip gitmek istiyoruz. Ama gökkuşağı için, önce yağmur yağması gerekir. Bunu kabullenmeli miyim bilmiyorum. Bu da bana yanlış geliyor.Yıllardır, o yağmurun, fırtınanın  içinde gökkuşağını bekliyordum. Ama yağmur, beraberinde fırtınayı da, yıldırımı da getirmiyor mu?



Bilmiyorum, çatışma içinde yaşamayı sevmiyorum. Bu çatışmayı anlatamıyorum.Kendi çatışmamı.Üst insan ve Alt insan , doğumdan ölüme kadar savaşır.Üst insan çıplaktır, Alt insan silahlarıyla üstünlük sağlar hep..Yer yüzü, Alt insanın galibiyet madalyalarıyla dolu etrafımız. Gerçek iyinin ve kötünün ötesinde iken, iyiyi ve kötüyü gerçek kabul etmişiz. Bununla kalmayıp, doğruya doğru diyenlerin adını eğriye çıkarmışız.

Anlatılcak sözler, dinmeyecek düşünceler dolu fazlasıyla. Ama bu da benim meddahlığım, hikaye anlatışım. Ve bu hikayeler başka zamanlarda da anlatılmalıdır. İmtihanlar hiç bitmez, programlama finaliyle başbaşayım yarın. Ve hiç çalışmadım, her zamanki gibi. Kadındır ilham. Sevgiyi arayan, bulunca nankörlük yapan...

16 Ocak 2012 Pazartesi

15 Ocak 2012 Pazar

İzmir'de 20 Kişiden Dayak Yemek

bkz: Engin Altan'ı düzyatırmak.

Hikaye güzel, anlatım güzel, puanım 9 kanka.



Engin Altan Düzyatan - 20 Kişiden Dayak Yemek | alkislarlayasiyorum.com

Biz Yanlış Filme Girdik Galiba

-Abicim yanlış salona girmişiz, hay a....


Böyle bir olay başıma gelmedi tabiki. Olması da imkansız olsa gerek. Yalnız enteresan bir diyalogla karşılaşmıştım, ondan bahsedebilirim;

Flashback...

Bundan yaklaşık 8 yıl önceydi zannedersem. Yaş daha 12,5 civarı. Tam böyle erotizmle tanışma çağı. Amerikan Pastası serisi kutsal sayılırdı. O sene de, şansımıza Amerikan Pastası: Düğün çıkmasın mı ? Yaş maş dinlemeden gittik sinemaya. O zamanlar Balçova'da sadece bir tane AVM vardı; Agora. Düşünün ne kadar eski. 5-6 ergen sinemanın yolunu tuttuk. Nasıl olduysa, biletleri de aldık. Salona giricez. Sırada bekleyen 60-65 yaşlarında bir çift  (o yaşta , bu filme niye gidiyorlarsa artık ?) bizi görünce şaştılar kaldılar. Teyze dayanamayıp atladı :

"Evladım siz heralde yanlış salona geldiniz. Kayıp Balık Nemo'ya mı gelmiştiniz ?


Cinsel içerikli bir filme giren bunamış olabilitesi yüksek bir teyze, bunu hangi amaçla söylemiş olabilir? Öyle garip bir ortam oluştu ki, ne tepki verdiğimizi hatırlamıyorum. Böyle bir durumda anca böyle bir tepki verilebilir zannımca;











.


Her neyse, bu kadar flashback yeter.

Re-cut Movie Trailers
Evet asıl değinmek istediğim konu, bu kesip kırpılmış, kazana düşmüş film trailerları. Bir haber yazısının başlığı gibidir bu trailerlar. ÖLDÜLER! başlıklı, devamında ise "Ama gülmekten." yazan bir haber gibi. Gene yaklaşık 8 sene öncesinde, yapılmış bu trailer gibi;


Tarantino's Passion of the Christ
Get More: Tarantino's Passion of the Christ

Sadece bir müzik ve senkronizasyon ile bu dramayı , Tarantino'nun kalıbına sokabilmek mümkün. Sonuç mu ? Kill Bill'e selamlar olsun; "Kill Christ" 


Tabi bundan yeni akım, yeni bir umut. Bir üniversite öğrencisiyle başlayan iş büyür, daha yaratıcı ellerde dallanır budaklanır.Birisi çıkar, gelmiş geçmiş en sağlam gerilim filmlerinden biri olan "The Shining"e öyle bir ayar çeker ki ... Buyrun bakın, korku filmi olduğuna inanır mısınız şimdi ?




Yada , yada ,yada ...
Çok örneği var böyle.Zamanında öyle recutlar yaptılar ki, Titanik 2'nin çıkcağını zanneden bir nesil var ortada.Onu da artık kendiniz bulursunuz.Kapanışı, çok hoşuma giden bir Brokeback Mountain parodisiyle yapıyorum. Ve işte;

Harry Potter and the Brokeback Goblet



14 Ocak 2012 Cumartesi

Böyle buyurdu Anka

Zerdüşt, bir delikanlının kendisinden kaçındığını görmüştü.Bir akşam, "Alacainek" dedikleri kenti çevreleyen tepelerde yalnız gezinirken, işte; bir ağaca yaslanmış oturur ve yorgun bakışlarla vadiyi izler buldu delikanlıyı. Zerdüşt, altında delikanlının oturduğu ağacı kavradı ve şöyle buyurdu:

"Bu ağacı ellerimle sallamak istesem, sallayamam. Oysa bizim görmediğimiz yel, onu dilediği gibi üzer ve eğer. Bizi en çok görünmeyen eller eğer ve üzer."



Bunun üzerine delikanlı, şaşkınlık içinde doğruldu ve dedi:
"Zerdüşt'ü işitiyorum.Ben de tam onu düşünüyordum şimdi."

Zerdüşt yanıt verdi:
"Ne korkuyorsun öyleyse? İnsan da ağaca benzer. Ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli yaman kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe, kötülüğe."

"Öyle ya, kötülüğe!" diye bağırdı delikanlı. "Sen nasıl oldu da benim gönlümü açığa çıkardın?"

Zerdüşt gülümsedi ve dedi:
"Nice gönüller açığa çıkarılmaz hiçbir zaman, meğerki biz onları bulalım önce."

"Öyle ya, kötüşüğe!" diye bağırdı delikanlı bir daha. "Doğru söyledin Zerdüşt. Yükseğe çıkmak isteyeli, artık kendime güvenim kalmadı. Nasıl oldu bu? Pek çabuk değişiyorum. BUgünüm, dünümü yaşıyor. Merdivenleri çıkarken, basamakları atladığım oluyor sık sık ve hiçbir basamak bağışlamıyor bunu.Yukarıdayken, kendimi hep yalnız buluyorum. Kimse benimle konuşmuyor. Yalnızlık ayazı titreyor beni. Ne arıyorum yükseklerde? Benim hor görmem ve özlemim, birlikte büyüyorlar; ne denli yükseğe çıkarsam, o denli hor görüyorum yükseleni. Ne arıyor yükseklerde? Nasıl utanıyorum yükselmeden ve sendelememden! Nasıl alay ediyorum çabuk çabuk solumama! Nasıl nefret ediyorum uçandan! Nasıl yoruldum yükseklerde!

Delikanlı, burada sustu. Zerdüşt, altında durdukları ağaca bakarak, şöyle buyurdu:
"Bu ağaç, tek başına duruyor şu dağ başında. İnsan ve hayvan üzere yükselmiş. Ve konuşmak istese, kendini anlayacak kimse bulunmaz. Öylesine yükselmiş. İşte bekler de bekler, nedir beklediği? Bulutlar otağına pek yakın barındığı yer. Yoksa ilk şimşeği mi bekler?"



Cevabı size söyleyim: Şimşek. Yokolmayı ister bu delikanlı. Ucu bucağı belirsiz olan bu nehirle bir başına mücadele ederken, bir yandanda bu azgın dalgalarda boğulup gitmeyi ister. Çünkü özgür değildir bu delikanlı. Özgürlüğü arıyordur daha. Uykusuz kalmıştır, bitap düşmüştür. Özlemiştir. Yıldızlara susamıştır gönlü. Bir maphus gibi. Kendi içinde hapsolduğu bir zindanda. Zindanlar ruhu kirletir. Ruhun arınması kolay değildir. Ruhun sevgiden ve umuttan yüz çevirmemesi gerekir. Ölüm vaizlerine kulak asmamalı, uzak durmalı.

İnsan "Ben yürümeyi öğrendim, o gün bugün, kendimi koştururum" diyebilmeli.
İnsan "Ben uçmayı öğrendim, o gün bugün;kımıldamak için itilmem gerekmez" diyebilmeli.
Ve "Ben sertim artık, uçarım, kendi altımla görürüm artık kendimi, bir tanrı dans eder içimde artık." diyebilmeli.

En nihayetinde Zerdüşt'ün sözlerine kulak asmalı.
Ve en nihayetinde , mantığın tersine, beklediğimiz hep şimşek oluyor.

Böyle buyurdu Anka.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Tapping like a boss

Yetenek detected.Basscı kafası da var.Yalnız ara arkadan geçen hatun yüzünden delikanlının resitalini kaçırabiliyorsunuz.

8 Ocak 2012 Pazar

Sexy_Jojuk_04

4 yaşında ama kafa iyi. And he knows it.




Diğer videolarınıda izlemek lazım. Hays Hays Panpa




Yarı Steve Kardynal , yarı Miyamoto Musashi çakması arkadaşımız Ozzy'e de teşekkürler. Tamblırıda var, bakılası bi blog.Yazması, bulması zor , ama kime tıklasanız gösterir.

KİME

5 Ocak 2012 Perşembe

Her Dalda Big In Japan

İşte Big In Japan...

Yine, Big In Japan...

Uff, Hep Big In Japan...

Big In Japan, evde,okulda,hep heryerde

Yaw hiç rakibim yok mu bu ülkede

Ulan yine Big In Japan...





Nedir bu Birinci Ben diyorsanız , buyrun orjinal birinci ben. Önce ona sorucaksınız.

                                                                                |  |
                                                                              \     /
                                                                                \ /

1 Ocak 2012 Pazar

....

Anlatmak istediğim o kadar çok şey varki. Hep dinlemeyi tercih ettim. Nedendir bilmem, bir aşağılık kompleksidir bende gidiyor. İnsanları kırmaktan üzüntü duydum hep.Şu sikindirik oyunlarda bile kötü karakter olamadım. Hatta bugün, oyunda bi karaktere yalan söyledim diye vicdan azabı duydum.

Oluyor bilinmez.  Bazen içimdeki şeytanı dinledim. Kırdım onu. Kırmak istedim. Kırdım da. Çünkü çok kırgındım. Ona, insanlara, hayata. ... Bir kerede ben kırsam dedim. Üzsem dedim. Yaptım da. Gece yarılarında , saat 4'lerde 5 lerde arandım. Dayanamadım , yine özür diledim. Gecesinde gündüzünde. Kaldıramayacaklarımı kaldırmaya çalıştım. Ama yok olmuyor.Tek dileğim neydi biliyormusunuz ?



 Ama hayat bu ya


Sen doğruya doğru derken, adın çıkar eğriye.

Sen ölümü dilerken, onu yalnız bırakcağına yanarsın. O başka bir gölge bulur kendine, sen yansan ne fayda.

Uykudan bitap olursun, deler geçer rüyalarını. Sancıyla kalkarsın güne. Sen zehri tadarsın, o şerbeti.





























Nerde var o msallardaki, destanlardaki o ilişkiler. Pier loti tepesinde aldım ilk öpücüğümü. İlk kez elini tutuşumu. Vapura bırakırken, bütün eminönü gördü dakikalarca onu sevişimi.

Ama ne ki, aldanmamak lazım görünüşe. Aldanmamak lazım o tatlı sözlere. Yoksa hatırladıkça saplanır çıkar o zehirli hançer kalbine. Hatırladıkça, yayılır kalbinden o zehir. Yakar içini, yüreğini.

Bu sözleri, bu yazdıklarımı söylerken bir yandan gurur duyarken, bir yandan da utanıyorum kendimden. Güçlü biri değilim. Şeref peşinde de değilim. Mutluluk aradığım tek şey. Yoksa zıpkınlanmış, ağlara takılmış bir hayatım var. Okuldan mezun olunca ne yapcağımı bilmediğim bir hayatım var. Esasında , aradığım şeyi bulmaya çalıştığım bir hayatım var. Bir habere bakar , katedceğim mesafeler. Uçakla 45 dakika, otobüsle 8 saat. Zamandan çok neyim varki ?
























Yunus Emre'ler , Celaleddin-i Rumi'ler , arayıp buldular sonsuza ulaşmayı. Huzuru. Mutlulluğu. Bir enerjiyi yakalayarak başardılar. Anti-madde, karanlık madde,  karanlık enerji,evren, Higgs yada herneyse.. Tanrıya ulaştılar. Anlamlarını buldular. Ben onunların aksine, maddi evrendeki huzura ermek istiyorum. Bu yolda bir adım atmak istiyorum. Bu yabancı evrende, birşeyler keşfetmeyi, başarmayı istiyorum. Tabi herşeyin sonunda olduğu gibi, yok olmayı...

Nasıl madenden ölüp bitki olduk, bitkiden ölüp hayvan olduk . Hayvandan da ölüp insan olduk. Ama benim bir korkum yok, geride kalmaktan, eksik kalmaktan korkum yok. Bir adım daha ilerlemeyi, insandan da ölüp meleklere karışmayı istiyorum. Ama yeter mi bu sizce ? Daha da ötesini, 7 adım daha ötesini diliyorum. Meleklikten de ölüp, ona karışmayı istiyorum.Evrene , enerjiye; Tanrıya! Biz muhakkak ona dönücüleriz. Yıldızlardan geldik ve yıldızlara geri döneceeğiz...

Kagemusha hayatı yaşıyorum

Bir gölge... Bir başkasının yerini alan. Güneş çıkana kadar, yada gerekli süre geçene kadar. Ve zamanı geldiğinde  arkasından taşlanırcasına, çamur atılırcasına uzaklaştırılan. Sırtından vurulan.

BANG!



Bugün her haftasonu yaptığım gibi, Bostanlıya gittim. Ömrümün 7'de 1'i o yolu geçerek gitti. Mağlum anne ve baba ayrı, işin ceremesini evlat çeker. Ama bir şikayetim yok. Bugün enteresan bir görsele denk geldim. Oldum olası, martılara hayranımdır. Uzun hikaye, başka zaman anlatılmalı. İstikametim feribota. Sahilden, biraz  rüzgarlı, kapalı bir havada. Martılar var her zamanki gibi. Bu sefer kalabalıklar. Avlanıyorlar. Eğer siz de izlediyseniz, sürünün en uzağında yalnız bir martı olur her zaman. Süzülür durur. Sınırın üstündedir.  Ama ne çok üstünde ne de çok altında. Kendimi hep o martıya benzetirim. Bu sefer farklıydı. Bir başka martı daha vardı. Karşılıklı daireler çiziyorlardı. Süzülürcesine. Sanki vals ediyorlardı, bir uyum içerisinde. Kimseler umurlarında değil. Birşeyler paylaşıyorlardı. Farklarını, duygularını, benliklerini.... Biliyor musunuz , kıskandım onları. Ne mutlu o martıya, martılara. Bir yandan da acıyorum o martıya, martılara. Eğer insan gibilerse, patalojiklerse.Nankörlerse... Ben de o martılar gibi, ne yukarda ne aşağıda. Sessizliğim belli, ama sakladıklarım bin karakış fırtınası. İçime gömüyorum, bir kısmını da paylaşıyorum. Taşlaşan yüreğimi biraz kötülükle yumuşatıyorum.




Şikayetim yok. Yada olmamalı. Tesadüf diye birşey yok. Tesadüf , tesadüf edilemez çünkü. Kaçınılmazlık kavramı bizi bağlayandır , bağlatandır bu kısır döngüye. Kader. Bu konu hakkında çok düşündüm inanın bana.  Ama herhangi bir dine bağladığımı zannetmeyin. İsimlerimize kadar herşeyin bir manası var. Evren bir düzen içerisinde, kendi düzeni var, yazılımı var. O yüzden insanları alkışlamanın veya yuhalamanın bir anlamı  yok. İddaa ediyorum, bu yazıyı okuyan bir allahın kulu varsa , zamanında kafasına elma düşse, o elmanın anasına bacısına söverdi. Ama biri gelir , yerçekimini bulur. Bunun gibi.

Benimse acı çekip, hayata lanet ederek devam ettireceğim bir süreç var. İsmim bu ya, yanacağım ve yeniden doğacağım. Yersiz ve zamansız. Geçmişin yükümlülüğünde, bin türlü bela ile belkide sorumsuzluklarımla. Hayalim vardı. Aslında yoktu. 8 ay öncesine kadar. Hep bir hayalsizlikle yaşadım. Ne yapsam olmadı. Birşeyler engel oldu.Bilinmez. Ama bir insanla tanıştım. Kendi amacımı anladım. Ne varki kısa sürdü. Belki de gerçek amacım bu değildi. Kader mi demek lazım, bilemiyorum. İçmek mi lazım, geriye bakmamak mı lazım bilemiyorum....





Her insan, her varlık kendince sıradan bu dünyada. Ama özel, olduğumuzu da unutmayalım.
 Herkesin yarası var, gayet sıradan. Ama hissettiğimiz özel, bunu da unutmayalım.


O yüzden insan devam etmeli hayatına, gücü varsa. Zaman geçiyor, yıllar arkada kalıyor. Yaşananlar bırakılıyor. Kimisi yeni maceralara atılıyor. Olanları atlatmaya çalışıyor. Yakıyor, yakmaya çalışıyor. Bir Anka kuşu gibi. Tekrardan doğmaya çalışıyor. Ben de doğmaya çalışanlardanım. Yakmaya çalışıyorum, ıslak bir kağıdı. Göz yaşlarımla ıslanmış, sırılsıklam. Bir umut içerisinde, belki kurur diye. Yok etmeye gerek yok diye. Umutsuzca, çabalıyorum. Ama doğrusunun yakmak olduğu biliyorum. Siz, eğer böyle bir çabada iseniz, yakın arkadaşlar. Yok edin, 2012'ye güzel bir başlangıç yapın.



Hepinize mutlu noeller, mutlu yıllar dilerim.


                                          ...see you space cowboy