film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Temmuz 2015 Pazar
26 Temmuz 2014 Cumartesi
Caponya'yı Hatırlıyoruz (Yine)
E çok sevdik zamanında malum, ara sıra yad etmek lazım.
LOVE JAPAN from David Anthony Parkinson on Vimeo.
Bir caponya filmi nasıl çekilir, neye dikkat edilmelidir:
- Slow-motion kullancaksın. En önemli kural bu. Aksi taktirde sittir git, geri dön ülkene.
- Bütün toplu taşıma araçlarından çekiceksin. Yok efendim "ben araba kiralamıştım" falan. Paşalar gibi gidip metrodan çekicen, taksiden çekicen, uçaktan çekicen. bruce lee jackie chan. Olursa feribotdan da çek, farkın olur. Uçakta hostes gelip de elektronik cihazları kapayalım derse onu da döveceksin. Taksideyken de her bir tabelayı çekiceksin; özellikle cafcaflı olanları. Bulanıklaşan trafik ve araba ışıklarını almayı unuttuysan vay haline.
-Tokyo, Shibuya'daki o meşhur meydana gidiceksin, o kalabalığı çekiceksin. Lolitalara, insanların şemsiyelerine ve acelesi olan insanlara focus yapıcaksın ağır çekimde. Eğer bir tane bile şeffaf şemsiye yakalayamazsan git kır kameranı.
-Gidip bir geisha bulacaksın. Geisha hayat kadını değil bak, öyle muamele yaparsan dayağı sen yersin. Uygun bir dille izin isteyeceksin, olmadı hizmetleri karşılığı para vericeksin. O işine giderken bir kaç kere önden (kapıyı açarken, tataminin üstünde otururken utangaç utangaç bakarken falan) ve yolda yürürken de arkadan çekiceksin.
-Ara sokaklardaki lokantalara giriceksin. Ramen , Tempura, Yakitori, Soba ve Udon gibi yöresel köfte ekmekçilere-nohut pilavcılara gidip insanları yerken çekeceksin. Sonra da gir bir restorana sushi yiyen insanları çek. Kaliteli bir sushi restoranı olmasına dikkat edeceksin.
-Havvancıkları çekiceksin. Önce canlı olanlarını çek. Ülkenin biraz kuzeyine, Hokkaido'ya gelmeden durup kırmızı suratlı japon şebeklerini çekiceksin. Ama suyun içinde uyuklarkene çekiceksin. Yoksa bir anlamı yok. Sonra da ülkenin güneyine doğru yol alıp, Honshu'dan çıkmadan Nara'ya gelip, kale etrafında dolaşan geyikleri çekiceksin. Sonra da Tokyo'ya geri dönüp Tsukiji balık pazarına girip hayatında bir daha göremeyeceğin gariplikte balıklar, ve kabuklu kabuksuz deniz ürünlerini görüceksin. Bunlar yemeklik olanlar tabi.
-En son da artık aktivitelerden çekim alıcaksın. O kadar japonyaya geldin gidip shintoist ve budist tapınaklarını, ordaki insanları çekiceksin. Bahçeleri ve kaleleri çekiceksin. Bulabilirsen koi (japonların meşhur sazan balıkları) çek. Artık geriye eğlenceyi göstermek kalıyor ki, bir iki kareoke bar, club falan gösterebilirsin.
Tüm bu maddeleri uyguladıysan, vimeo'da staff picked videolar arasında yerini buldun demektir. Hadi o zaman sayounara!
LOVE JAPAN from David Anthony Parkinson on Vimeo.
Bir caponya filmi nasıl çekilir, neye dikkat edilmelidir:
- Slow-motion kullancaksın. En önemli kural bu. Aksi taktirde sittir git, geri dön ülkene.
- Bütün toplu taşıma araçlarından çekiceksin. Yok efendim "ben araba kiralamıştım" falan. Paşalar gibi gidip metrodan çekicen, taksiden çekicen, uçaktan çekicen. bruce lee jackie chan. Olursa feribotdan da çek, farkın olur. Uçakta hostes gelip de elektronik cihazları kapayalım derse onu da döveceksin. Taksideyken de her bir tabelayı çekiceksin; özellikle cafcaflı olanları. Bulanıklaşan trafik ve araba ışıklarını almayı unuttuysan vay haline.
-Tokyo, Shibuya'daki o meşhur meydana gidiceksin, o kalabalığı çekiceksin. Lolitalara, insanların şemsiyelerine ve acelesi olan insanlara focus yapıcaksın ağır çekimde. Eğer bir tane bile şeffaf şemsiye yakalayamazsan git kır kameranı.
-Gidip bir geisha bulacaksın. Geisha hayat kadını değil bak, öyle muamele yaparsan dayağı sen yersin. Uygun bir dille izin isteyeceksin, olmadı hizmetleri karşılığı para vericeksin. O işine giderken bir kaç kere önden (kapıyı açarken, tataminin üstünde otururken utangaç utangaç bakarken falan) ve yolda yürürken de arkadan çekiceksin.
-Ara sokaklardaki lokantalara giriceksin. Ramen , Tempura, Yakitori, Soba ve Udon gibi yöresel köfte ekmekçilere-nohut pilavcılara gidip insanları yerken çekeceksin. Sonra da gir bir restorana sushi yiyen insanları çek. Kaliteli bir sushi restoranı olmasına dikkat edeceksin.
-Havvancıkları çekiceksin. Önce canlı olanlarını çek. Ülkenin biraz kuzeyine, Hokkaido'ya gelmeden durup kırmızı suratlı japon şebeklerini çekiceksin. Ama suyun içinde uyuklarkene çekiceksin. Yoksa bir anlamı yok. Sonra da ülkenin güneyine doğru yol alıp, Honshu'dan çıkmadan Nara'ya gelip, kale etrafında dolaşan geyikleri çekiceksin. Sonra da Tokyo'ya geri dönüp Tsukiji balık pazarına girip hayatında bir daha göremeyeceğin gariplikte balıklar, ve kabuklu kabuksuz deniz ürünlerini görüceksin. Bunlar yemeklik olanlar tabi.
-En son da artık aktivitelerden çekim alıcaksın. O kadar japonyaya geldin gidip shintoist ve budist tapınaklarını, ordaki insanları çekiceksin. Bahçeleri ve kaleleri çekiceksin. Bulabilirsen koi (japonların meşhur sazan balıkları) çek. Artık geriye eğlenceyi göstermek kalıyor ki, bir iki kareoke bar, club falan gösterebilirsin.
Tüm bu maddeleri uyguladıysan, vimeo'da staff picked videolar arasında yerini buldun demektir. Hadi o zaman sayounara!
23 Ağustos 2012 Perşembe
Dersimiz Sanat
Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Bu sahne de en hoş kısımlarından biri. Takeshi Kitano (arabayı spreyleyen kişi) filmin başrol oyuncusu, yönetmeni. Aynı zamanda ressam, komedyen, şair, şarkıcı ... say say bitmiyor. Filmdeki resimler de onun. Sade bir dokusu var ama şahaneler. Her ne kadar üşenseniz de, benim hatrıma bakabilirsiniz :)
Resimlerden bir örnek...
Resimlerden bir örnek...
29 Aralık 2011 Perşembe
Alone In Kyoto
İzmir'i, İstanbul'u, Milano'su, Kyoto'su... Yer sadece bir isim. Bir olay yaşarsınız, bildiğiniz herşey size yabancılaşır. En iyi bildiğiniz yer size en uzak mekan olur. En iyi tanıdığınız insan, size en uzak kişi olur. İnsanlar tecrübe edindikçe, gerçeğe yaklaşmaz. Sadece gerçekten uzaklaştığının farkına varırlar. Ne varki, farkına varabildiğimiz tek gerçek bu olur. Ve o an , dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Bir olay yaşarsınız, en iyi bildikleriniz başka kavramları ifade etmeye başlamıştır. Bu kişinin elinde olmaz. Hiç alakası olmamış biri, doğup büyüdüğünüz şehir, tatillerinizi geçirdiğiniz bir yer olmuştur.Kendinizle bağdaştırdığınız bir hobi,hissetmek istediğiniz duygu olmuştur. Elinizde bir şey kalmamıştır artık.Onu amaç edinmiş olmak, farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Devam edersiniz umutsuzca. Sorumluluklar altında, yeniden tanımaya çalışırsınız etrafı. İster yabancı, ister tanıdık.Yeniden keşfedercesine, artık size herşey yenidir.Eski yaşanmışlıkların altında, güçlenmeye çalışırsınız.Biraz umut edersiniz, biraz da şüphe.Dünya bu ya, çizgisi belli, sınırları belli.Aynı cehennem, aynı hatalar.Çıkılan her yolculuğun sonu, başlangıç noktasıdır.Bu da farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Lost In Translation; en beğendiğim 5 filmden biridir. Anlattıklarımla örtüşür.Başlar,biter,bu döngü devam eder.Ama o yalnızlık her zaman vardır.Herzaman yabancısınızdır.Scarlett'ın Kyoto'ya olan yabancılığı gibi. Görürsünüz , şaşırırsınız, kıskanırsınız. Bunca farkın içinde, hayatın akışı farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur. Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Bir olay yaşarsınız, en iyi bildikleriniz başka kavramları ifade etmeye başlamıştır. Bu kişinin elinde olmaz. Hiç alakası olmamış biri, doğup büyüdüğünüz şehir, tatillerinizi geçirdiğiniz bir yer olmuştur.Kendinizle bağdaştırdığınız bir hobi,hissetmek istediğiniz duygu olmuştur. Elinizde bir şey kalmamıştır artık.Onu amaç edinmiş olmak, farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Devam edersiniz umutsuzca. Sorumluluklar altında, yeniden tanımaya çalışırsınız etrafı. İster yabancı, ister tanıdık.Yeniden keşfedercesine, artık size herşey yenidir.Eski yaşanmışlıkların altında, güçlenmeye çalışırsınız.Biraz umut edersiniz, biraz da şüphe.Dünya bu ya, çizgisi belli, sınırları belli.Aynı cehennem, aynı hatalar.Çıkılan her yolculuğun sonu, başlangıç noktasıdır.Bu da farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur.Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Lost In Translation; en beğendiğim 5 filmden biridir. Anlattıklarımla örtüşür.Başlar,biter,bu döngü devam eder.Ama o yalnızlık her zaman vardır.Herzaman yabancısınızdır.Scarlett'ın Kyoto'ya olan yabancılığı gibi. Görürsünüz , şaşırırsınız, kıskanırsınız. Bunca farkın içinde, hayatın akışı farkına varabildiğimiz tek gerçek olmuştur. Ve o an, dönüp kendinize "Çok yalnızım be" dersiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)